DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
SÜLEYMAN KOCABAŞ
SÜLEYMAN KOCABAŞ
Giriş Tarihi : 06-01-2021 10:54

ÜSTADIMIZ  MUHİTTİN NALBANTOĞLU’NU EBEDİYETE UĞURLADIK 

TARİHE NOT DÜŞMEK

           

          ÜSTADIMIZ  MUHİTTİN NALBANTOĞLU’NU EBEDİYETE UĞURLADIK 

                                              ÜSTATLA  BAZI HATIRALARIM 

                                                                                

 

      Büyük bir hüzün  duyduğum  haberi , 28 Aralık 2020’de  bütün gazetelerin değil,  ideoloji, meşrep, mezhep ve siyasi görüş kalıbına vurarak bahsetmeyen gazetelerin dışında, birkaç gazetenin    “Muhittin  Nalbantoğlu’nu  Kaybettik” başlıklı haberlerinden öğrendim.  O anda içime bir hüzün  çöktü  ve ağlayasım geldi. İçimden rahmet diledim ve   ruhu için bir fatiha okudum.

                                      Nalbantoğlu’nun Kimliğinin İki Ana Unsuru 

    86 yaşında ebediyete  uğurladığımız,  “Muhittin Nalbantoğlu kimdir?” sorusu sorulursa birçok kişi onu  tanımaz.  Kendisini çok uzun yıllardan beri (1960’lı lise yıllarımdan ) tanıdığım Nalbantoğlu,  ana kimliğinden birinci olarak,  “Ülkemizin  en büyük kitap koleksiyoncusu ve toplayıcısı kitap sevdası ve avami tabirle kitap kurdu” olarak temayüz etmiş, kendisini göstermiştir. Tabii ki, kitap sevdalısı olanların ve aldıklarını okuyanların yazar olmaması mümkün değildir. Yazar olmanın şartlarından birisi de “çok okumak” tır. Kişi çok okudukça,  okuduğu kitapların üstadı olarak  gördüğü yazarlarına kendisi de imrenerek ve onlar gibi olmak düşüncesini kapılmanın yanında,  okuduğu kültür alanındaki boşlukları görmesi sonucu de,  bunları doldurmak için kitaplar yazmaya soyunur. İşte, Türkiye’nin en büyük kitap sevdalısı olan Sayın Nalbantoğlu’nun  “ikinci  özelliği de yazar olmasıdır. 1935 Gümüşhane doğumlu,   Perterniyal lisesini bitirdikten sonra kısa bir müddet için Vakıfılar Genel müdürlüğünde çalışan Nalbantoğlu, buradan ayrıldıktan sonra bütün hayatını,   birçok yayınevinin ve kendisinin kuruduğu yayınevlerinin yönetmenliği yanında,    100 cıvarında çocuk kitapları,  sahnelenecek tiyatro kitapları, tarih kitapları, gazetelerde  makaleler ve dizi yazılar yazarak bu yazarlık alanında da  pek çok kimsenin kıramayacağı rekoru kırmıştır. En son olarak, yaşının ilerlemesine rağmen  Yeni  Çağ  gazetesinin kültür ve  tarih sayfasında, o günün tarih takvimine  göre tarih yazıları yazarak okuyucularını  aydınlatmaya , onlara faydalı olmaya devam ediyordu.   Birkaç ay önce rahatsızlığı sebebiyle bu yazılarını  yazamaz olduğunu öğrendik. Zaten bütün velut yazarla için “emeklilik” diye bir kavram  yoktur. Onlar büyük bir fedakarlık örneği göstererek topluma faydalı olmak için  “ölene  kadar” yazarlar.  İstatistiki bilgi kayıtlarım olmuştur. Bütün duayen ve üstat ilim adamları,  yazarlar, “benden bu kadar, artık bundan böyle  hayatımı yaşayayım”  demeyerek sıhhatleri  elverdiği ölçüde  vefatlarına  birkaç ay kalana kadar hep yazmışlardır. Nalbantoğlu  da işte bu tip yazarlardandı.

     Kendilerine “bilim adamları, yazarlar” dediğimiz, üniversitelerimizde özellikle sosyal bilimler profesörlerimizin çalışma alanları çok geniş ve hâl olduğu halde  memleketimize  büyük hizmetler verebilmeleri için bu çizgide olmaları gerekir. “Ben artık profesör olarak gelmek istediğim noktaya geldim, bundan sonra ordünaryüs veya feldmareşal olacak halim yok” diyerek artık bundan sonra yalnızca  “iaşe ve ibade temini” için çalışmaları doğru değildir. Ülkemiz ve üniversitelerimiz, büyük atılımlar yapabilmeleri için  artık bu sendromunu da aşmak zorundadır.   Batıda, profesörler toplumlarına  faydalı en büyük, kalıcı ve klasik birçok kitaplarını profesör olduktan  sonra yazmışlar, bu olumlu ve yapıcı statülerini  ölene kadar sürdürmüşlerdi.   Bizde Avrupalı profesörlere benzeyen birkaç örnek verilecek olunursa Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Prof. Dr . Osman Turan, Prof.  Prof. Dr. Kemal Karpat ve  Prof. Dr. Halil İnalcık’tan   bahsedebiliriz. 100  yaşında vefat eden, kendisiyle de dostluğumuz ve vefat edince onunla da  ilgili hatıralarımı  yazıp yayınladığım  İnalcık  Hocanın, tarihimize bir çok  klasik eserlerini  80 yaşından sonra kazandırdığı  bilinen bir gerçektir. Günümüzün tarih okuyucuları da  yeni klasikler çok az yazıldığından  genelde hep hâlâ onların yazdıkları klasik tarih kitaplarını  okuyorlar. 

        İstanbul’a her gittiğimde üstadım Nalbantoğlu’nun hal ve hatırını sormak, yaptıkları çalışmalar hakkında bilgiler almak ve benim çalıştığım konularda ondan bibliyografik bilgiler (kitap, makale isimleri) almak için hep arardım. İstanbul’daki kitap fuarlarına katıldığımız sürece de, yanıma gelerek beni ziyaret eder, kendisine yeni çıkan kitaplarımdan imzalayarak verirdim. Bu sırada sahibi olduğum Vatan Yayınları standımda, kendisiyle sohbet ederken   sık sık sorduğum sorulardan birisi de şu olurdu: “İstanbul Türkiye’nin kültür başkenti; siz de bu kültür denizinin içindesiniz, biz ise taşrada yaşadığımız ve yazdığımız  için İstanbul’da olup bitenlerden pek fazla bilgimiz olmuyor. Siz yaşıyor şahidi oluyorsunuz;  bir kültür adamı ve yazar olarak Süleyman Kocabaş İstanbul kültür çevrelerinde nasıl tanınıyor,  nasıl konuşuluyor, hakkımda ne gibi  değerlendirmeler yapılıyor?” Bana hep şu cevabı verirdi: “ Azizim, Süleymancığım, hemen her yerde, her toplantıda, şahıs sohbetlerinde   sizden sitayişle , velüt ve akademik duyarlılıkla gerçekleri yazmaya özen  gösteren bir yazar olarak  bahsediyor, ama, bir kere taşralı olman, taşrada yazman  yanında, adamların ve çevrelerin  ideoloji, mezhep, meşrep ve siyasi görüşlerinden olarak  dışlandığın için de  seni adres vermemeye, popüler yapmamaya  ve geri planda tutmaya çalışıyorlar.”

          Hiçbir Kütüphanede Bulamadığım “İntak-ı Hak” Kitabı Üstadın Kütüphanesinden Çıktı          

     Sayın  Nalbantoğlu’nun  çok zengin kütüphanesindeki kitaplarından da faydalandım. 1995 tarihinde  Sultan II.  Abdülhamit Şahsiyeti ve Politikası  isimli kitabımı yazarken, kitap fuarına beni görmeye ve yeni kitaplarımdan almaya gelen bir  okuyucum,  “Hocam, mademki bu kitabı yazıyorsun, Şeyhülislam  Cemalettin Efendi’nin oğlu Jön Türklerden  Ahmet Muhtar’ın (Mollaoğlu) hatıra kitabı ı ‘İntak-ı Hak’ (Allah Söyletmesi)”  isimli kitabından mutlaka faydalanmalısınız  ” dedi. Kitapta, baştan sona Jön Türklerin yaptıkları hatalar anlatılıyor, bu cümleden olarak Sultan II. Abdülhamid’i  anlayamadıkları üzerinde durularak   ondan “özür dilemek” e yönelik bir nesir “istimdatname” kitabı olduğunu  söylüyordu. Bu söyledikleri büyük ilgimi çekti. “Bu kitabı  getiriniz fotokopisini çektireyim ve faydalanayım” dedim. “Kitabı bir arkadaşıma ödünç verdim ama geri getirmedi” dedi.  Kitap farımızın yakınında bulunan   Beyazıt Devlet  Kütüphanesine baktım ve Ankara’daki arkadaşlarına  Milli Kütüphaneden arattım, bulunamadı.  Bu kitabın Muhittin Ağabeyimde mutlaka olabileceğini  düşünerek ona müracaat ettim. “Bende var” dedi. Yalnız, “Herkese ödünç kitap vermem, faydalanmak  isteyen kütüphaneme gelir burada faydalanır, kötü bir alışkanlığımız ödünç verilen kitapların  çoğu  geri gelmiyor, bu sebepten  birçok değerli kitap  kaybettim ve artık hiç  kimseye ödünç kitap vermemeye karar verdim. Ödünç vermeye devam etseydim belki de bu kadar kitap toplayamazdım” dedikten  sonra, “senin geri getireceğine inanıyorum” diyerek kitabı standıma  getirdi. Aynı gün  fotokopisi çektirerek kendisine geri verdim.

     Aziz ağabeyimizin,  elindeki birçok  kitabın  ve yazarının hakkında “özel bilgiler” e de sahip olmak gibi bir “kitaboloji”  yeteneği vardı. Bunlardan olarak “İntak – ı  Hak” kitabı hakkında  bana, “Bu kitap matbaada yalnızca 35 adet basılmıştır. Bir nüshası da bende ” demişti.

       Hatıralarımı, biraz da tarihte  olup bitenlerle süslemek ve onlardan dersler almak için çok önemli hatıra kitabı  “İntak -ı Hak” ın bir bölümünden şunları buraya aktarıyorum: “       Mütareke-i Umumiye’nin (1918 – 1922 zaman dilimini kapsayan Mütareke Dönemi) akdinden (imzalanmasından) on üç ay sonra vatanıma dönebildim.  Yedi sene mukaddem (yedi sene süreyle)  soğuk ve hazin bir gece ecnebi bir gemide ağlayarak döndüm. Koca İstanbul’u yetmiş iki buçuk milletlin askeri tarafından işgal edilmiş buldum… Her kısmını bir başka üniformalı askerle dolu bulduğum vatanıma muvasalatımın (geri dönüş) ertesi günü babam (Şeyhülislam Cemalettin Efendi babasıdır)  ve anamın ve cetlerimin mezarlarını ziyaret eyledim ve sonra Sultan Mahmut Türbesine gittim ve Sultan Abdülhamid Han merhumun sandukasının ayak ucunda diz çöktüm ve hüngür hüngür ağlayarak: ‘Sana karşı hata eyledim. Kabahatliyim, suçluyum. Seni senelerce rencide (inciltme)  ve rahatsız ettim; sen bana nüvezişkâr (iyi davranmak) ve lütufkâr hareket ettikçe ben seninle uğraşmayı artırdım. İdraksizmişim, izansızmışım, aldanmışım.

       Seni devirenler, seni tahkir (küçük düşürmek) edenler, seni sürenler, on sene gibi çok kısa bir zamanda bıraktığın koca devleti târümâr (perişan) eylediler, halbl-i metin-i dini (sağlam dini bağlarla) ile altı asırdan beri birbirine bağlı otuz milyon Müslümanı çil yavrusu gibi dağıttılar. Bir milyon Türk’ü hâk-ı helâke (yok olmaya) serdiler. Binlerce köyü mahv (yok etmek)  eylediler… Çanakkale’de, Sarıkamış’ta kundurasız ve donsuz binlerce Türk, düşman kurşunları ile şapır şapır şehit olurken, seni  ‘Kızıl Sultan, Pinti (cimri) Sultan’ diye tahkir  (küçük düşürmek)  eden bu mel’un (nefret edilen) serseriler, bu kahpe hãmiyet ve milliyet ve hürriyet bezirganları (tüccarları)  Büyükada’daki, Yeniköy’ deki, Beyoğlu’ndaki kulüplerde vur patlasın, çal oynasın eğlenirler, tıkabasa yerlermiş… On senede küçüle küçüle beşte birine indirdikleri ve harap ve türap (toz, duman) eyledikleri memleketi, öldürte öldürte üçte bire düşürdükleri ve fakir ve hakir eyledikleri milleti, amcanız (Sultan Abdülaziz) ve senin devirlerinizden müstakil borcun iki misli ve şimdi faizini bile veremeyeceğimiz kadar yüksek miktarda  borç altında ve düşmanların elinde bırakıp kaçtılar (kaçanlar, 30 Ekim 1918’de  Mondros  Mütarekesi imzalandıktan   3 gün sonra 2 Kasıl 1918’de bir Alman denizaltısına binerek Almanya’ya kaçan Enver, Talat, Cemal Paşa v 33 kişiden ibaret İttihatçı  avaneleri idi).  El’an (şimdiki halde) bu memlekette, bu mel’un serserilerin hamiyetli ve dirayetli  ve kabiliyetli adamlar olduklarını zan ve iddia eden taş kafalı ve gübre beyinli biçareler (zavallılar) var.

       Beni affet, beni affet diye padişahın ruhundan af diledim. 

       Bundan sonra, İstanbul’da bulunduğum zamanlar her ramazanda birkaç kere Sultan Mahmut Türbesi’ne gittim ve her defaki ziyaretimde türbe-i şerifinde yüzlerce kadın ve erkek buldum ve bu insanların Sultan Abdülhamid Han’ın sandukasının ayak ucunu öptüklerini gördüm. 

       Galiba benim gibi bağrı yanık olan bu Türkler, benim gibi Padişah’ın akdi saltanatında (padişahlık yıllarında)  aleyhinde bulunmuşlar ve şimdi benim gibi affını dilemeye geliyorlardı.” Ahmet Muhtar Mollaoğlu, İntak –ı Hak, Hilmi Kitabevi, İstanbul, 1932,  s. 34)

                                              Hayran Kaldığım  Kütüphanesi 

       Muhittin Ağabeyimin zengin  kütüphanesini çok merak ettiğim için gezip görmek istedim. İstanbul’a geldiğim bir gün bu isteğimi yerine getirmek için beni kütüphanesine götürdü. Önceden oturduğu apartman dairesi kitaplarını almamaya başladığı için benim gördüğüm zamanda  İstanbul’un metruk binalarından kullanılabilir  birisini ucuza kiralayarak kitaplarını buraya taşımıştı. Bina, zemininden  çatıya kadar bütün odalarıyla kitaplarla dolu idi. Bu olay,  biraz da benim  aldığım kitaplarımın  sayısı da iyice arttığı için, bunları koymaya yönelik olarak Kayseri’de kendi paramla dört katlı olarak yaptırdığım,  “Süleyman Kocabaş Özel Kütüphanesi”  binasına   benziyordu.   

      Kütüphanedeki i kitap zenginliği ve çeşitliliğine  hayran kaldım. Üstadımız, yememiş, içmemiş sanki bütün parasını kitap almak için harcamış.  Kitapların tamamı sosyal kitaplardı.  Nalbantoğlu, kitapların yanında   gazeteler ve dergiler de biriktirmiş. Gazetelerden ciltli olanları vardı. Çoğu, ciltlenmemiş yığınlar olarak duruyordu. Bunların çoğunluğundan  ve yer işgal ettiğinden yakındı.     “Artık gazete biriktirmiyorum, önemli haberler, köşe ve dizi yazılarını  keserek dosyalıyorum.  Sen de böyle yap yoksa altından kalkamazsın” dedi.  Ben de zaten 1960’lı lise yıllarından beri almaya başladığımı ve hiçbirini de atmayıp biriktirdiğim  ciltli  (50 cilt)  ve ciltleyemediğim 3 oda dolusu  gazeteler ve dergiler var.  Kütüphanem bunları almamaya başladığı için bende artık ilgimi çeken  kısımlarını keserek dosyalamak suretiyle saklıyorum.  Günümüzde, ise gazeteler ve dergiler artık internet ve dijitalden  okunmaya başlandığı için için bunlara da fazla bir gerek  kalmadı.

       Bazı  Dergi ve Gazetelerde Onun Referansı ile Makaleler ve Dizi Yazılar Yazmama Başlamam 

       Üstadım Nalbantoğlu’nun bana “en büyük faydaları” ndan birisi de, İstanbul’da yayınlanan ulusal ve  saygın  dergi ve gazetelerde  makaleler, köşe yazıları ve tefrikalar yazmama sebep  olması oldu. “Çok değerli kitapların yanında makaleler yazarak da halkı aydınlatman lazımdır” diyerek,  benim Türk Dünyası Tarih Dergisi ve Tercüman ve Ortadoğu  gazetelerinde  yazılar yazmamı sağladı. Kendisi ,1987’de  başkanı Prof. Dr. Turan Yazgan olan   Türk Dünyası Araştırmalar  Vakfı’nın çıkardığı  Türk Dünyası Tarih Dergisi’ nin  yazı işleri kadrosunda idi.   İstanbul’la Bayrak matbaasında bastırdığım kitaplarımı almaya geldiğimde kendisiyle görüşünce bana,  “Seni götüreyim Turan hoca ile tanıştırayım. Tarih dergimizde  yazılar yaz” deyince birlikte Aksaray’daki vakıf binasına gittik.  Turan hocayı, o güne kadar kitap ve makalelerini okuduğum için gıyaben tanıyorum.  O da beni, kitaplarımdan dolayısıyla  gıyaben tanıdığını ve kitaplarımı beğendiğini söyledi. Nalbantoğlu’nun dergide yazma teklifini olumlu karşıladı. O yıl ilk yazım olan “Yabancı Kaynaklara Göre Ermeni Meselesi” başlıklı makalemi gönderdim, yayınlardı. 

         Tarih dergisinde makalelerim yayınlanırken, Muhittin Ağabey’le bir hatıra daha yaşadık. Akademik bir unvanın olarak  doçent veya profesör unvanlarım  bulunmadığı halde yazımlarımda ismim “Doçent Süleyman Kocabaş” olarak çıkıyordu.  Telefonla kendisini arayarak, tarih doçenti olmadığımı, serbest tarihçi, araştırmacı yazar  olduğumu ve bu unvanın kullanılmamasını  söyledim.  “Azizim, zaten ben de biliyorum,  zaten sen beniz gözümde akademisyensin “doçent” ifadesini   kendi tercihim olarak  koydum” diyordu. “Ben akademik unvanlarla  değer ve prestij kazanmak meraklısı değilim, üstelik de bir sürü kitapsız veya üç makale  veya bir kitap yayınlamakla   profesör olmuş tarih profesörleri var” dedim.  “Haklısın” dedi ve isteğimi yerine getirdi.

       Turan Hoca, vefat edene kadar 20 – 25 sene süreyle  Türk Dünyası Tarih Dergisinde  makaleler yazdım.  İstanbul’a gelip Hocayı her seferinde ziyaret  ettiğimde, ilim çevrelerince makalelerimin  büyük bir olgunluk ve ilgiyle karşılandığını, kesintisiz mutlaka makaleler göndermem gerektiğini söyledi.  Yazılarımı  bazen işlerimin yoğunluğu sebebiyle geciktirdiğimde  beni telefonla arar “Süleyman, yazıların gecikiyor  yenilerini hemen isterim” der ve her çıkan makalem için 200 lira telif ücreti verirdi. Ben bunu almak istemez,  “Hocam, telif ücreti istemiyorum, bana vereceğimiz parayı vakıf işleri için harcayınız” dememe, “Hayır! Vereceğiz, bu senin el emeğin, alın terindir, hakkın olanı  alman lazımdır” dedir. 2005’den sonra telif ücreti alamamaya başladık. Buna sebep, Turan hocanın bana anlattıklarına göre, Ak Parti iktidara gelince, Özal döneminde  Türk Dünyası Araştırmalar Vakfına “çalışmaları için gelir temin etsin” amacıyla  verilen Osmanlı döneminden  z kalma bir lokanta, büfe işletmesi ve   ve  olarak çaylı park işletmesi  olabilecek binalar ve yerler ellerinden  geri alındığı ve sadece  Aksaray’daki  Belediye binası arkasındaki  devlet binası bırakıldığı halde vakıf kaynaklardan yoksun kalmış, alınanlar, Ak Partinin yandaşlarına verilmişti. Hoca, ellerindeki son binanın da alınacağı endişesi içinde idi.  Kendisi şöyle teselli etmeye çalıştım: Hocam, endişelenmenize mahal yok, alacaklarını almışlar, o kadar ileriye  gideceklerini sanmıyorum.

       Turan Hoca, Kasım 2016’da  vefat ettikten sonra, Türk Dünyası  Tarih Dergisinde yazamaz olduk. Yayınlanan makalelerimin çoğunu kitaplaştırdım.  Hocanın zamanında  gönderdiğim her yazım yayınladığı halde, ondan sonra gönderdiğim  birkaç yazım yayınlanmayınca ben de yazmaktan vazgeçtim.  Derginin yeni yöneticileri ve yazı işleri kadrosu, beni layıkıyla takdir edemediği kanaatindeyim.  

      1992’den 1993’e kadar  Tercüman gazetesinde  köşe yazıları  ve dizi yazılar yazmama  da  yine Sayın Nalbantoğlu  sebep oldu. 1992 tarihinde  matbaada basılan kitaplarımı almak için İstanbul’a gelince,  kendisiyle görüştüğümde, “Seni Tercüman gazetesinin köşe ve dizi yazıları yazarı  yapacağım”.   “Referansımız, gazetede  tanıdığımız yok, tanıdığımız   İstanbul -Çapa Yüksek Öğretmen Okulundan okurken  edebiyat hocalarımızdan Ahmet Kabaklı vardı ama, ayrıldı; Türkiye gazetesine  geçti. Bizi yazı yazdırmazlar” dedim. Gazetenin sahip  değiştirdiğini, yeni bir yönetimin eline geçtiğini bu yönetimde kendisinin de bulunduğunu, referansımız kendisinin olacağın söyledi. “Gel benimle , seni gazetenin yeni genel yayın yönetmeni Ali Gümüş’le tanıştıracağım ve  yazı yazmanı sağlayacağım” deyince bir taksi tutarak   gazetenin idare binasına gittik. Üstadım beni Ali Bey’e hatırlayabildiğim kadarıyla, “Sana, taşrada yaşaması ve yazması sebebiyle    keşfedilmemiş, benim keşfettiğim, milli ve manevi değerlerimize  bağlı, vatan ve milletini  seven, şimdiye kadar 10 kitap yazmış ve yayınlamış, kitapları faydalı görülerek  Genelkurmay Başkanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından personeline tavsiye edilmiş ve toplu olarak alınmış, Kültür Bakanlığı tarafından da kütüphanelere alınmış, gazetemizde yazarsa   gazetemizin saygınlığı ve  ve kalitesini artıracağı için size tavsiye ediyorum” şeklinde  konuşunca Ali Bey, “Hayhay hocam;  siz ne teklif ettiniz de kabul etmedik. Bugünden itibaren Süleyman hocayı da gazetemizin yazı kadrosuna alıyorum” dedi. Bana hitaben de, “Siz de artık gazetemizin bir mensubu oldunuz, beni isteğiniz saat ve zamanda arayabilirsiniz ” dedi. Kendisine, yayınladığım kitapları takdim  ve teşekkür  ederek  ayrıldık.  İlk defa saygın ve büyük bir gazetede  köşe ve dizi yazı yazarı olacağım için sevincimden uçuyordum.  Üstadıma minnettarlığımı yanaklarından öperek gösterdim.   

       1992’de itibaren Tercüman gazetesinde köşe yazıları ve dizi tarih yazıları yazmaya başladım. Aynı yılda, Osmanlıca bildiğim için neredeyse tamamen Arap harfli metinlere dayalı olarak   “ Belgelerle Bir Saraya Darbenin  İçyüzü  Sultan Abdülaziz Nasıl Devrildi?  İle  “Günümüzde Ermeni Meselesi” dizi yazılarım yayınlandı. Köşe ve dizi yazılarım kamuoyunda ve resmiyette büyük ilgi gördü.  Kendilerinin “Başbakanlık Memurları” olduklarını söyleyen  memurlar, ellerinde hediyelik çikolata paketleri ile beni ziyarete gelirlerdi. “Hocam, çok güzel yazılar yazıyorsunuz, bunlar ülkemizin geleceği için büyük önem arz ediyor, size teşekkür eder,  bu yazıları ve daha  fazlasını yazmaya devam etmenizi  isteriz” derlerdi.   Yanımdan ayrılırlarken de  çıkan her yeni kitabımdan, hem bana nakit olarak destek olmak için hem de personellerini bilgilendirmek amacıyla  100 adet alıp giderlerdi.   

       Tercüman gazetesi , el değiştirdikten  birkaç yıl  sonra “ekonomik kiriz” sebebiyle   yayın hayatına son verince, biz de artık yazamaz olduk.      

      1992 ‘den itibaren  Ortadoğu gazetesinde  yazmama da, Sayın Nalbantoğlu sebep oldu. Gazetenin yazı işleri kadrosunda bulunan  Tahir Kutsi Makal  ile standıma gelince: “Seni kiminle tanıştıracağım bak” diyerek, “İşte bütün bu kitaplar, karşınızda gördüğünüz Süleyman Kocabaş’ın, çok değerli kitapları var.  Gazetenizde onun yazılarına da da yer verebilirsiniz” dedi. Tahir Hoca, “zaten onu kitaplarından gıyaben tanıyorum ve takdir ediyorum” cevabını verdi. Bende kendisini çıkarmakta olduğu  sanat ve kültür dergisi  Tarla Dergisi okuyarak  gıyaben tanımıştım. Şimdi de vicahen (yüz yüze) tanışıyorduk.   Sayın   Makal, kitaplarımdan,    “Ermeni Meselesi Nedir Ne Değildir?” ve   “Avrupa Türkiyesi’nin Kaybı ve Balkanlarda Panslavizm” isimli kitaplarımı eline alarak, “İzininiz olursa, bu iki kitabınızı  tefrika (dizi yazı)  etmek istiyorum” dedi ve ilave etti “Gazetemizin imkanları zayıf olduğu için telif ücreti veremeyiz.”  Bu teklifiniz den çok memnun kaldım. Telif ücreti istemiyorum, yeter ki okunsun  ve faydalanılsın dilerek izin verdim.  Aynı  yıl bu iki kitabım dizi tarih yazısı olarak yayınlandı.    Bu arada gönderdiğim “fikir ve düşünce” yazılarım da gazetede günlük olarak yayınlandı. Sayın Makal,  1999’da vefat edince gazete ile ilişiğimiz kesildi. Gönderdiğimiz yazılar artık yayınlanmaz oldu.  Türk Dünyası Tarih Dergisinde olduğu gibi gazetenin başına geçen genç kadroların beni takdir edemediler kanaatindeyim.

                             Diğer Bir Kısım Gazetelerde Yazmam Nasıl Olmuştu?

        Diğer bir kısım gazetelerde de nasıl köşe  ve dizi yazılar yazarı olduğuma dair kısaca bilgiler vereceğim.   Zaman gazetesinde yazı yazmama, Kayseri temsilcisi dostum İsmail İçer sebep oldu. Çıkan her kitabımdan imzalar kendisine verirdim. Kitaplarımı okuyarak beğenen ve beni takdir eden İçer: “Hocam, kitapların yayınlanmadan önce özetini bizim gazetemizde dizi yazı olarak yayınlayalım ve bu arada güncel konularla ilgili makalelere yazabilir bunları gazetemizin ikinci sayfasında herkese açık “Görüşler -Düşüncele” sayfasında yayınlayabiliriz” deyince kendisinin bu teklifinden çok memnun kaldığımı   söyleyerek teşekkür ettim.  “Ermeni Meselesi Nedir Ne Değildir” ile “Türkiye ve Siyonizm”  isimli kitaplarım özetlenmiş  dizi tarih yazıları  olarak yayınlandı. Ayda bir veya iki kere gönderdiğim makalelerim de ikinci sayfada yayınlandı. Bu yazılarım da Tercüman gazetesindeki  yazılarım gibi büyük ilgi gördü. Takdir (beğenme, uygun bulma)  ve tekdir (azarlama)  mektupları aldım. Hepsine de cevap verdim.  En büyük tekdir, Başbakan Tansu Çiller’den geldi.    Başbakan olarak İsrail’i ziyaret ettiğinde “Vaat Edilmiş topraklara gelmekten büyük gurur duydum” demiş, bu benim zorumu gitmiş 10 Kasım 1994’de yayınlanan  “Vaat Edilmiş Toprakların  Sınırları”  başlıklı  yazımda  bunu tenkit etmiş,  “Filistin’i bizden  I. Dünya Harbinde Filistin cephesi  ve     Çanakkale’de askerleriyle savaşarak Osmanlı Devletini  yıkmak suretiyle Filistin’i elimizden almak isteyen ve en sonun da alan Yahudiler için bir Türkiye   başbakan böyle konuşamaz” diyerek tenkit etmiştim. Üstelik de,  günümüzde İsrail parlamentosunun duvarına asılı bir haritada Güney –Doğu Anadolu bölgemiz,  Çukurova  ve Kayseri sınırına kadar olan bu alanlar, bu haritadan  “Vaat Edilmiş Topraklar” ın içinde yer alıyordu.  Çiller’i tenkidim, kendisini rahatsız etmiş olacak ki  benim için,  “araştırın, kimdir,  necidir” diye emir verdiğini tahmin ettiğim bu olayın ardından,  iki Başbakanlık  memuru çalışmakta olduğum Kayseri Tarım İl Müdürlüğüne  gelip müdürümüze yazımdan bahsederek görüşmek suretiyle hakkımda bilgi almak istemişler. Bunu bana müdürüm anlatmıştı.  Müdürüm rahmetli Fazlı Sönmez beni takdir ettiği  için savunmuş,  “Süleyman Kocabaş,  milletimizi ve  vatanımızı hepimizden daha çok   seven, çekinmeden doğruya  doğru, eğri diyen , hiçbir gruba ve cemaate bağlı olmayan kendi halinde kitap ve makale  yazarı  bir arkadaşımızdır” seklinde mukabelede bulunmuş.   Memurlar, bu söylediklerini  yaz, imzala ve bize ver dilerek giderler. Hakkımda  bir işlem yapılmadı. 

        Zaman gazetesinden dışlanmam, 2000’li yılların başında Fethullah Gülen’in tam anlamıyla Amerika’nın  yörüngesine girmesi  sonucu olmuştu. Zaten kendisi de  19 Mart 1999’da alınıp   Amerika’ya  götürülmüştü. İşte bu sıralarda yazdığım ve gönderdiğim altı yazım gazetede yayınlanmaz oldu. Halbuki gönderdiğim her yazı yayınlanır ve hatta gecikme olursa,  ikinci sayfanın sorumlusu, şimdi  soy ismini  hatırlayamıyorum, Abdullah Bey  bana , “Hocam, yazılarınız büyük bir ilgiyle  takip ediliyor, geciktirdiniz yenisini hemen isteriz” diye telefon ederdi.  Altı yazımın neden yayınlanmadığından şüphelendim. Hemen, Çapa Yüksek Öğretmen Okulundan arkadaşımız  gazetenin genel yayın yönetmeni Hüseyin Gülerce’yi telefonla arayarak, 6 yazımın niçin yayınlanmadığını ve yayınlanmasına kendisinin vesile olmasını söyledim.  “Dostum, beni de aştılar, sizin için yapacağım bir şey yok” diyerek kapattı.  Zaman’dan dışlanmam böyle oldu.  Gülerçe’nin zaten kendisi de gazetede anlaşamamazlık ve cemaatle  ters düşmesi sonucu  ayırılacak, niçin ayrıldığına dair bunları suçlayan  kitaplar ve Star gazetesinde makaleler yazacaktır. 

     Herhalde, Amerika – İsrail – Gülen ekseni  yazılarımdan rahatsız oldular ki, yayınlanamasın  engellediler.  Cemaatin “Gökkuşağı” isimli basın yayın dağıtım şirketi de 1992’den beri dağıtımını yaptığı ve  parasını düzenli ödediği kitaplarımı  pazarlama listesinden çıkardı.  Zaman’ın  kültür ve sanat  sayfasına tanıtılması için gönderdiğim yeni kitaplarım da artık   artık tanıtılmaz oldu. 

           Büyük Birlik Partisinin 1996’da    yayın organı olarak çıkmaya başlayan “Gündüz” gazetesine , fakülte yıllarımdan  beri  tanıdığım ve birçok dava konularına  destek verdiğim partinin genel başkanı  merhum  Muhsin Yazıcıoğlu ve gazete çalışanları sebep oldu. Benden gazete için  yazı istediler. Gönderdim. Yayınlardı. Yalnız, gazetenin ömrü  para sıkıntısı sebebiyle kısa  oldu. Kapandı. Kapanmadan  önce benine de Ankara’ya  davet  ettiler. “Hocam, gazetemizi nasıl yaşatabiliriz konulu bir toplantı yapacağız,  görüşlerinizi almak için heyete sizi de dahil ettik” dediler. Katılmaya söz verdim. Şimdi tarihini hatırlayamıyorum,  toplantı gün ve saatini verdiler ama,  ardından iptal telefonu geldi ve gazete  1999’da kapandı.  

                         Nalbantoğlu İle Son Görüşmem ve Kütüphanesinin  Akıbeti       

         Benim de kitapsever olmam,  zengin kitap koleksiyonu  yapmam ve biriktirmem (2002’de  bir apartman dairesi evimi  komple kütüphane  yapmam ve artan kitap sayım sebebiyle taşınmak için  kendi imkanlarımla  Kayseri’de 4 katlı “Süleyman Kocabaş Özle Kütüphanesi” binası yaptırdığım halde) , yayıncılık ve yazarlık hayatım büyük ölçüde  Muhittir  Nalbantoğlu’na benzemektedir.

       Kendisiyle son görüşmem yazacaklarımdan olarak, bundan 4 sene önce yine İstanbul’da  bir kitap fuarında kitaplarımı imzalarken oldu. O güne kadar üzerinde hiç görmediğim  kasvetli ve hüzünlü bir hali vardı. Bana son sözü, “Kitap okumayan bir millet için kitap yazıyorsun” genel sitemi oldu. Kendisi ile tanışmamızdan 40 – 50 yıl önce, “ Süleyman  aman yaz, bu milletin yazmaya ihtiyacı vardır” dilerek beni kitap yazmaya teşvik eden üstadımızın  içine düştüğü bu hal   beni kaygılandırdı.  Ağabeyimiz ,işin esasına  bakılırsa bir gerçeğe parmak basıyordu:  Yazmak, kitap okumak ve  kültür hayatımızda ileriye gitmemiz gerekirken  geriye gittiğimizi dile getirmek istiyordu. 

       Ebediyete uğurladığımız  üstadım hakkında  son yazacaklarım biraz da endişe ile  şunlardır: Acaba, Türkiye’nin en büyük kitap sevdalısı ve kurdu (belki de kendisinden sonra da en sonu)  olarak en  çok sosyal kitaplar  toplayarak büyük bir kütüphane oluşturan Üstadın bu kütüphanesinin akıbeti ne oldu? Bir çok yazarın kütüphanesinin başına geldiği gibi  korunamayıp çil yavrusu gibi dağıldı mı, yoksa  sahip çıkıldı yaşıyor mu? Kendisine sağlığında,  kitaplarının  yerini bulması ve heder olmaması için  bir yere bağışlamasını veya bunlara  ilgi duyup da satın almak isteyenlere satmasını istemiştim.  Bana cevabı, “Kitap o kadar ucuz bir  nesne midir ki  bağışlansın? Vatandaş gidip  sarraftan para vererek altın, dükkandan para vererek ekmek alıyorsa, kitap da öyledir, ister  özel kuruluşlar isterse resmi kuruluşlar para vererek alsınlar” diyerek olması gereken bir gerçeği   dile getirmiş, kendisi hayatta olduğu sürece bunları hiçbir yere vermeyeceğini, vermesinin eşleri  ve çocukları kaybetmek   kadar elemli olacağını, kitaplarının hayatının bir parçası olup, bunlarsız yaşayamayacağını söylemişti.  Gerçekten de kitapları eş ve çocuklar mesabesinde idi.  Zaten bu eşleri ve çocuklarına  bakabilmek için kendisi ömür boyu evlenmemiş,  öbür dünyaya bekar gitmişti. İnşallah burada cennette  huri kızları ile evlenir ve yuva kurar.  Allah rahmet eylesin. 1 Ocak 2021  

 

                     

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NELER SÖYLENDİ?
@
SÜLEYMAN KOCABAŞ

SÜLEYMAN KOCABAŞ

DİĞER YAZILARI MUSTAFA KEMȂL PAŞA’DAN KAMȂL ATATÜRK’E 21-07-2021 11:48 TÜRKÇE YILI MÜNASEBETİYLE I 11-07-2021 11:26 I.NAPOLYON’UN ÖLÜMÜNÜN 200. YILDÖNÜMÜ  MÜNASEBETİYLE ÇAR I.ALEKSANDR’LA  ARASINDA İSTANBUL VE BOĞAZLAR’I  PAYLAŞIM PAZARLIĞI 06-07-2021 11:25 SİYONİST YAHUDİLERLE TÜRKİYE’NİN 20 YILLIK DİPLOMATİK VE ASKERİ SAVAŞI 18-05-2021 23:59 TÜRKİYE’DE ADI KONULMAMIŞ HRİSTİYANLIK YAŞINIYOR AMA!.... 13-05-2021 12:29 “ŞÜYUU HAKİKATİNDEN BETERDİR” 12-05-2021 13:32 YUNANİSTAN’IN KURULUŞU VE TÜRKİYE ALEYHİNE 9 KERE BÜYÜMESİ 11-05-2021 19:29 İSTANBUL SÖZLEŞMESİNİ BIRAK GAZETELERİN MAGAZİN EKLERİNE BAK!... 10-05-2021 16:17 TARİHTE YAHUDİLERİ KURTARAN MÜSLÜMANLAR ONLAR TARAFINDA BUGÜN NASIL YOKEDİLİYORLAR 09-05-2021 14:38 İSTANBUL SÖZLEŞMESİNİ BIRAK GAZETELERİN MAGAZİN EKLERİNE BAK!... 08-05-2021 17:44 FETÖ İLE MÜCADELE McCARTHYCILIK’A MI DÖNÜŞMÜŞTÜR? 07-05-2021 22:42 “ŞÜYUU HAKİKATİNDEN BETERDİR” 06-05-2021 20:12 TÜRKİYE ENGELLENEMEZ 05-05-2021 01:27 OĞUZ ÇETİNOĞLU’ NUN SÜLEYMAN KOCABAŞ’LA İSTANBUL SÖZLEŞMESİ RÖPORTAJI 30-04-2021 19:59 YUNANİSTAN’IN KURULUŞU VE TÜRKİYE ALEYHİNE 9 KERE BÜYÜMESİ 28-04-2021 09:53 TÜRKÇENİN İNGİLİZCE VE İNGİLİZCE  GRAMER  KAİDELERİ  İLE  İŞGALİ 27-04-2021 10:54 OSMANLI DEVLETİ MONDRÖSÜNDEN T.C. DEVLETİ MONDRÖSÜNE KISA TARİH 26-04-2021 10:16 AMERİKAN BAŞKANI JEO BİDEN’İN SATIR ARALARINDAN ÇIKARTILABİLECEK TÜRKİYE ÜZERİNDEKİ YENİ EMELLERİ 25-04-2021 12:46 İNGİLTERE – AMERİKA’NIN İSTEDİĞİ KADAR ZENGİNLİK –MÜSLÜMANLIK VE COĞRAFYAYA SAHİP OLABİLDİK 24-04-2021 15:23  BAŞINIZA “CÜBBELİ  AMİRAL” KADAR  TAŞ MI DÜŞSÜN? 21-04-2021 10:34 OSMANLI DEVLETİNİN MONDRÖSÜ 17-04-2021 21:14 İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NE GELEN SÜREÇ NASIL YAŞANDI? 15-04-2021 20:57 İSTANBUL SÖZLEŞMESİNİN DERİN ANALİZİ I 06-04-2021 10:54 İSTANBUL SÖZLEŞMESİNE GİDEN YOL 02-04-2021 11:17 TÜRKİYE’DE AİLEYİ YIKMANIN ULUSLARARASI BOYUTLARI 23-03-2021 21:39 CUMHURİYETİMİZİN  100’ ÜNCÜ YIL DÖNÜMÜ ANMA VEYA HATIRA KİTABI  HAZIRLAMA PROJE TEKLİFİ 14-03-2021 12:46 OLMUYOR BEYLER OLMUYOR!... 1 10-03-2021 10:33 AMERİKA’NIN ÜSTÜN TOPU –TÜFEĞİ VARSA BİZİM DE KALEMİMİZ VARDIR. KALEM,  KILIÇTAN, TOP VE TÜFEKTEN DAHA KESKİNDİR. 06-03-2021 12:07 TARİHİMİZE DÜŞEN KARA LEKE 03-03-2021 23:04 YENİ DÜNYA DÜZENİNE STRATEJİK BİR BAKIŞ 24-02-2021 21:28 “BÜYÜK FELAKET” 21-02-2021 17:59 TARİH VE GÜNÜMÜZ PENCERESİNDEN ALINTILI YORUMSUZ TARİH BELGELERİ YAZI DİZİSİ I 20-02-2021 15:19 AK PARTİYE MANİFESTOM 16-02-2021 22:15 LAF EBESİ DEĞİL İŞ EBESİ İSTİYORUZ!... 14-02-2021 23:05 DİLİMİZİN YILLARDIR SAHİPSİZLİĞİ ATATÜRK KÜLTÜR DİL VE TARİH YÜKSEK KURUMU BAŞKANLIĞI VE BAĞLI KURULUŞLARININ İÇİNE DÜŞTÜKLERİ BÜYÜK HATA 12-02-2021 21:20 TÜRKİYE’DE SİYASİ PARTİLER 12-02-2021 09:43 OLMUYOR BEYLER OLMUYOR YAPAMIYORSUNUZ!... 10-02-2021 18:29 MİLLETİMİZE AÇIK MEKTUP 03-02-2021 22:41 DİL SORUNLARIMIZ I 30-01-2021 12:13 HAYRA ALȂMET DEĞİL!... 29-01-2021 09:48 DİL SORUNLARIMIZ I 22-01-2021 15:44 ANADOLU ELDEN GİDİYOR 10-01-2021 11:33 DİL BUHRANI VARLIĞIMIZIN  İZAHI 08-01-2021 13:06 DİLİN ÖNEMİ, TÜRKÇENİN ÜSTÜNLÜĞÜ VE BİR MİLLETİ YOK ETMEK İÇİN DİLİNİN YOK EDİLMESİNE YÖNELİK   ÖZDEYİŞLER VE GÖRÜŞLER 07-01-2021 10:36 ÜSTADIMIZ  MUHİTTİN NALBANTOĞLU’NU EBEDİYETE UĞURLADIK  06-01-2021 10:54 BİRAZ DA DİLİMİZİN TARİHİNİ  ÖĞRENELİM  31-12-2020 10:40 TALAS İLÇESİ NASIL BİR “İNGİLİZ İLÇESİ” HALİNE GETİRİLDİ ? 24-12-2020 09:40 MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ GENEL BAŞKANI DEVLET BAHÇELİ’YE AÇIK MEKTUBUM 06-12-2020 13:05 TÜRKÇEYİ BOZMAK, YOZLAŞTIRMAK VE KİMLİK KAYBINA YÖNELİK 9 HATA 26-11-2020 21:17 KIBRIS MESELESİNDE AKLIN YOLU BİRDİR 20-11-2020 10:50 TÜRK HAVA YOLLAR MI İNGİLİZ HAVA YOLLARI MI? 08-11-2020 17:53 BİR PROTESTOM 24-10-2020 17:18 TÜRKÇENİN İŞGALİ VE “TÜRKÇE MİSAK - I MİLLİSİ”-3 10-10-2020 13:46 TÜRKÇENİN İŞGALİ VE   “TÜRKÇE MİSAK  - I MİLLİSİ”-2 08-10-2020 19:11 TÜRKÇENİN İŞGALİ VE   “TÜRKÇE MİSAK  - I MİLLİSİ”-1 07-10-2020 19:28 ANADOLU ELDEN GİDİYOR MU? 05-10-2020 19:08 ANADOLU ELDEN GİDİYOR MU?-2 03-10-2020 14:52 ANADOLU ELDEN GİDİYOR MU? -1 29-09-2020 19:15 TÜRKÇE SEVDALISI OĞUZ ÇETİNOĞLU 27-09-2020 16:02 SENARYO-KORONA ONDOKUZ (VİRÜS)’ LE SÖYLEŞİ-5 14-08-2020 11:20 SENARYO-KORONA ONDOKUZ (VİRÜS)’ LE SÖYLEŞİ-4 13-08-2020 13:18 SENARYO-KORONA ONDOKUZ (VİRÜS)’ LE SÖYLEŞİ-4 12-08-2020 13:42 SENARYO-KORONA ONDOKUZ (VİRÜS)’ LE SÖYLEŞİ-3 12-08-2020 13:40 KORONA ONDOKUZ (VİRÜS)’ LE SÖYLEŞİ-2 10-08-2020 16:27 KORONA ONDOKUZ (VİRÜS)’ LE SÖYLEŞİ-1 09-08-2020 16:13 KORONAONDOKUZ  (COVID -19) Lakabı Namı VİRÜS İLE SÖYLEŞİ 25-07-2020 14:45 KAYSERİ’DE YABANCILAŞMA VE KİMLİK KAYBI-29 22-07-2020 12:04 KAYSERİ’DE YABANCILAŞMA VE KİMLİK KAYBI-28 21-07-2020 13:09 KAYSERİ’DE YABANCILAŞMA VE KİMLİK KAYBI-27 19-07-2020 12:10 KAYSERİ’DE YABANCILAŞMA VE KİMLİK KAYBI-26 13-07-2020 13:56 KAYSERİ’DE YABANCILAŞMA VE KİMLİK KAYBI-25 12-07-2020 12:05 KAYSERİ’DE YABANCILAŞMA VE KİMLİK KAYBI-24 11-07-2020 12:10 KAYSERİ’DE YABANCILAŞMA VE KİMLİK KAYBI-23 06-07-2020 10:54 KAYSERİ’DE  YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-22 05-07-2020 14:58 KAYSERİ’DE YABANCILAŞMA VE KİMLİK KAYBI-21 04-07-2020 11:37 KAYSERİ’DE  YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-21 28-06-2020 11:33 KAYSERİ’DE YABANCILAŞMA VE KİMLİK KAYBI-20 20-06-2020 11:27 KAYSERİ’DE  YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-19 14-06-2020 13:24 KAYSERİ’DE  YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-18 09-06-2020 12:10 KAYSERİ’DE  YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-17 02-06-2020 12:09 KAYSERİ’DE YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-16 31-05-2020 12:00 KAYSERİ’DE YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-15 30-05-2020 12:13 KAYSERİ’DE YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-14 26-05-2020 10:49 KAYSERİ’DE YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-13 25-05-2020 12:46 KAYSERİ’DE YABANCILAŞMA VE KİMLİK KAYBI -12 24-05-2020 07:02 KAYSERİ’DE  YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-11 17-05-2020 12:32 KAPKARA VE KASVETLİ BİR GÜN 12-05-2020 12:41 KAYSERİ’DE  YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-10 11-05-2020 11:58 KAYSERİ’DE  YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI “KASSERİA…” –“THE KAYSERİ…”-9 01-05-2020 13:49 KAYSERİ’DE  YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-8 24-04-2020 12:27 KAYSERİ’DE  YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-7 15-04-2020 15:53 KAYSERİ’DE  YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-6 06-04-2020 13:38 KAYSERİ’DE  YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-5 27-03-2020 11:41 KAYSERİ’DE  YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-4 23-03-2020 11:15 KAYSERİ’DE  YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-3 22-03-2020 13:56 KAYSERİ’DE  YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI “KASSERİA…” –“THE KAYSERİ…”-2 20-03-2020 11:18 KAYSERİ’DE  YABANCILAŞMA  VE KİMLİK KAYBI-1 19-03-2020 11:14 “EY TÜRK KENDİNE DÖN!...”-8 07-02-2020 11:43 “EY TÜRK KENDİNE DÖN!...”-7 06-02-2020 11:35 “EY TÜRK KENDİNE DÖN!...”-6 05-02-2020 11:09 “EY TÜRK KENDİNE DÖN!...”-5 04-02-2020 11:03 “EY TÜRK KENDİNE DÖN!...”-4 03-02-2020 11:36 “EY TÜRK KENDİNE DÖN!...”-3 02-02-2020 14:26 YENİ BİR BİLGE KAĞAN MESAJI VE ÇAĞRISI “EY TÜRK KENDİNE DÖN!...”-2 31-01-2020 10:54 YENİ BİR BİLGE KAĞAN MESAJI VE ÇAĞRISI “EY TÜRK KENDİNE DÖN!...”-1 30-01-2020 10:45
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
  • Spor Toto Süper LigOP
  • 1Adana Demirspor00
  • 2Aytemiz Alanyaspor00
  • 3Altay00
  • 4Fraport-TAV Antalyaspor00
  • 5Medipol Başakşehir00
  • 6Beşiktaş00
  • 7Çaykur Rizespor00
  • 8Fatih Karagümrük00
  • 9Fenerbahçe00
  • 10Galatasaray00
  • 11Gaziantep Futbol Kulübü00
  • 12Giresunspor00
  • 13Göztepe00
  • 14Atakaş Hatayspor00
  • 15Kasımpaşa00
  • 16Yukatel Kayserispor00
  • 17İttifak Holding Konyaspor00
  • 18Demir Grup Sivasspor00
  • 19Trabzonspor00
  • 20Helenex Yeni Malatyaspor00
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
GÜNÜN KARİKATÜRÜ
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA