KÜLTÜR - SANAT
Giriş Tarihi : 29-03-2021 10:03   Güncelleme : 29-03-2021 10:03

KAYSERİ’DE EDEBİ VE SOSYAL DENEMELER

KAYSERİ’DE EDEBİ VE SOSYAL DENEMELER


            Ne zaman biteceği bilinmeyen ve binlerce insanın ölümüne neden olan ve gittikçe de etkisini artıran ve hepimizi adeta evlere hapseden Covid-19=Yeni  Koronovirüs Hastalığının kasıp kavurduğu günümüzde pek çok yazar; daha çok okuyup, çalışarak yeni kitaplara imzalarını attılar, atıyorlar.

             Bu yazarlardan biri de değerli kardeşim Kadir Özdamarlardır. Develi ve Seyrânî sevdalısı kardeşim, Tarihçi Yazar Muammer Yılmaz ile birlikte hazırladığı ve Kayseri Büyük Şehir kültür yayınlarından çok yakında çıkacak olan “Seyrânî’nin Düşünce Dünyası” adlı çalışmasına ilaveten, gazete ve dergilerde yazdığı denemelerden seçtiklerini “Kayseri’de Edebi Ve Sosyal Denemeler” adıyla kitaplaştırdı.

            Değerli şair ve üslup ustası Ahmet Sıvacı’nın sayfa düzeni ve kapağını hazırladığı ve Tezmer Kitap tarafından basılan 150 sayfalık dijital kitapta 34 makaleye yer verilmiş.

            Kitap baskısı, kapağı, içindekileri ile göz kamaştırıyor. Bahara adımımızı attığımız ve her şeye rağmen hayatın devam ettiği şu günlerde yaz güneşi gibi içimizi ısıtıyor.

            Sevgili dostum, Edebi ve Sosyal Denemelerine Şair Osmanlı hükümdarları ile başlıyor ve Develi’de İz Bırakanlar ile bitiyor. Özdamarlar benimde üslubuna hayran olduğum ve kendisinden çokça faydalandığım Reşat Ekrem Koçu’ya övgüler yağdırarak konusuna Fatih’in babası İkinci Murat, Fatih Sultan Mehmet, İkinci Bayezit, Cihangir Yavuz Sultan Selim ve Avrupalı hükümdarları atının üzengisi önüne oturtan ve ayaklarını öptüren Muhteşem Yüzyılın Sultanı Kanuni ‘in şiirlerinden örneklerle devam ediyor.

            “Şiir gecenin kardeşidir, gündüzün annesi. Yürekteki büyük babadır” diyen Ülkü Tamer’le birlikte şiirin pek çok tarifi yapılmıştır. Cihangir Yavuz Sultan Selim’in şiiri tarifi hem çok çok güzel, anlamlı; hem de diğer tariflerden çok farklıdır:

            “Şiir yürek sızısı, gönül ağrısıdır. Şiir öyle bir kaptır ki, içine temiz olmayan şeyler atılmaz. İçine yalakalık karıştırarak kirletenleri öyle bir dövün ki bir daha insanların hırslarını kamçılayan sözler söylemesinler.”

            Yavuz Sultan Selim hakkında geniş bilgi veren Özdamarlar, kendisine Mısır seferi sırasında âşık olan ve hizmetine bakan genç ve güzel kızın duygularını içerdiği söylenen şu güzel mısralarına yer vermiş:

            “Şirler pençe-i kahrımda olurken lerzan / Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek” (Aslanlar kahrımın pençesinde titrerken, felek, ceylan gözlü bir güzel karşısında beni güçsüz hale düşürdü.)

            Kitaptan örnek olarak aldığımız ikinci şiir Avrupa’nın altını üstüne getiren, kuyumculuğu yanında iyi bir şair olan Kanuni Sultan Süleyman’dır.  Pek çok insanımızın bildiği ve devletin yanında en büyük mutluluğun bir nefeslik sıhhat olduğunu bildiren inci dizisi mısralarıdır:

            “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

            Yine Dostumun kitabında yer verdiği ve Yedikule zindanında hunharca başı kesilen Farisi mahlaslı Sultan İkinci=Genç Osman’ın yürek yakıp düşündüren mısralarıdır:

            “Şah oldun ise bir kuru toprak değil misin? / Bay oldun ise katre-i nâ-şâd değil misin? /Dünya evinde zevk u safâ hoşdur amma velî / Rûz-ı cezâda Fârisi mesul değil misin?”

            (Şah oldunsa, toprağa bitişik değil misin? Zengin bir bey olmuşsun, damladan olmuş değil misin? Dünya evinde zevk ve mutluluk güzeldir ama, ceza gününde=mizana çıktığında Farisi sorumlu değil misin?)

            Kitabında tarihi konulara da ağırlıklı olarak yer veren Özdamarların;  bir utanç tablosu olan Sultan İkinci Abdülhamit’in tahttan indirildiği “Yıldız Sarayının Yağması” adlı makalesi, kitabın can alıcı sayfası olarak hepimizi düşünmeye ve ibret almaya davet ediyor.

            Altın, gümüş, mücevher, para, halılar yanında kadınların bilezik ve küpelerine kadar alınması yanında en fecisi, İkinci Abdülhamit’in gözü gibi baktığı binlerce nadide yazma eserlerin de bulunduğu kütüphanesinin izansız ve vicdansız bir şekilde yağmasıdır. Değerli kardeşim sözlerini şu cümlelerle bitiriyor:

            “Meşhur sözdür: Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste. Yağmacıların çoğu öldürülmüştür. Ah tutmuştur. Tarih bir milletin hafızasıdır, sözü boşuna söylenmemiştir.”

            Öleceğimizi bildiğimiz halde ölüm karşısında duyarsızız; ecelin bir gün bizim de kapımızı çalacağını umursamadan yaşarız, bir de bakmışız ki tahta atın içine girmişiz.

            İnsanoğlu vefasız, vurdumduymazdır. Her şeyi, iyiliği, kötülüğü çabuk unutur. Değerli Özdamarlar “Öğretmenin Ölümü” adlı makalesinde bu vefasızlığı ibretli gözler önüne seriyor ve haklı olarak da onlara ervahınıza yuh diyerek, kanayan yaraya neşter olmaya çalışıyor.

            Özdamarlar “Ölümün Hatırlattıkları” adlı bir başka yazısında da insanların mağrurluğundan ve vurdumduymazlığı anlatıyor.

            “Öyle mağrur insanlar tanırım ki yanına yaklaşılmaz. Hani çoğu mezar taşlarında: “Bir Fatiha’ya muhtacım var” yazar. Bu mezar taşları içerisinde nice mağrur adamların otları sararmış, taşı kesilmiş, “Bana da bir Fatiha okuyan yok mu?” diye haykıranları duyar gibiyiz. İnsanlar dünyada ektiğini biçer. Bir halk filozofu şöyle demiş:

            Ağalar iskarpin giyer, fakirler çarık, o da gönden o da gönden. Ağalar baklava yer, fakirler çörek o da undan o da undan…”

            Ölüm hakkında değerli Dostumun ilginç bir yazısı da kendisini yakından tanıdığım, kültürlü bir insan olan ve yokluklarla boğuşan ve erken aramızdan ayrılan Muzaffer Tok’tur.

            Çokça demli çay yanında, günde birkaç paket Maltepe sigarası içen Muzaffer Tok 29 Aralık 2000 yılında vefat etmiştir.  Bir nehir gibi hızla akan günler ne de çabuk geçiyor. Tok yalancılar kahvesinden ayrılalı tam 21 yıl olmuş.

            Okumak, yazma bir ihtiyaç bir sevdadır. Nasıl vücudun gıdalara ihtiyacı varsa, insan ruhunun da manevi gıdalara ihtiyacı vardır.  Okumak ve yazmak sosyal ihtiyacın, mutlu olmanın, düşüncenin bir parçasıdır. “Söz uçar, yazı kalır” sözü ne kadar da doğru ve anlamlıdır. İnsanoğlunun geriye bırakacağı eserler, bir yazar için ise makale ve kitaplardır.

            Sevgili kardeşimin “Yazmak Kendini Bilmektir” makalesinde okumaya ve yazmaya 1966-1967 Develisinde iken, erken yaşta başladığını, yıllar geçtikçe okuma hırsının da arttığını söyler.

            Yüksek tahsilini Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi gece bölümünde yapan ve gündüzleri de AÜ Tıp Fakültesi Beyin Cerrahi Bölümü Biyokimya Laboratuvarında çalıştığını söyleyen Özdamarlar; okumada hızının artmasına rağmen yazmada çok azaldığını söyler.

            Öyledir. Yazarlar, hele köşe yazarları birkaç ay yazmasalar verimleri düşer. Bunu bizzat Ortadoğu Gazetesinde köşe yazarlığı yaptığımda yaşadığımı söyleyebilirim.

            Önemli olan okumada ve yazmada amaç; yunus Emre’nin diliyle, kendini bilmek, yani Yaradan’ı bilmek ve çevresine faydalı olmaktır. 

            Bir Develi ve Seyrânî aşığı olan Özdamarlar doğdu yerin özelliklerini ve güzellikleri yanında Develi’nin çarşısına, pazarına ve insanlarına kitabında oldukça yer verir. Çocukluk ve gençlik günlerinden çizgiler sunar ve şöyle der:

            “Aşağı Everek çocukluk ve gençlik dönemlerimin en güzel günlerini geçirdiğim, sokaklar ile çeşmeler, o güzel evleri, çarşısı, kahvehaneleri, renkli insanları ve bağları ile önemli bir mekân olmuştur…”

            Sevgili Özdamarlar Develizâdelerden Bilim Adamı Ali Rıza Efendi’yi anlatırken Osmanlı Sarayındaki eğitim konusuna değinerek bilhassa Ramazan aylarında padişahın ve diğer görevlilerin huzurunda yapılan ve Huzur Dersleri  ve saray okulu olup devlet adamı yetiştiren Enderun Mektebi hakkında doyurucu bilgiler verir.          

            35 milyonun ölümüne sebep olan Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Devleti 9 cephede savaşmış ve pek çok şehit vermiştir. Cephelerin en önemlisi Çanakkale idi. Özdamarları “Bir Hikayem Var” adlı yazısında Develi Çanakkale  ‘de 201 şehit, Ermenilere karşı Haçin’de 130 şehit vermiştir. Sevgili Özdamarlar bu hususta sözlerini şöyle bağlar:

            “Her canlının olduğu gibi, ülkelerin de bir kaderi vardır ve o kaderi yaşar. Ülkenin kaderini üzerinde yaşadığı insanların beyin gücü belirler.”

            Güzelliğin sırrı tarihte ve tabiattadır. Atalarımız çevre temizliği ve mimari kadar ağaca da büyük değer vererek onu mimarinin içine sokmuşlardır. Ağaçlar bir bakıma yaşayan tarihtir, onların dilinden anlayanlara çok şeyler anlatır.

            Osmanlı’yı daha yakından tanıyan nice çınar ve serviler; Sâdâbâd’ı, Boğaziçi’ni, Haliç’i süsleyip cennetten esintiler getirirken bazıları da ecel kadehinden nice bahtsızlara zehir içirirdi.

              Bunlardan Sultan Ahmet Meydanında bulunan ve idam edilenlerin kafalarının haftalarca dallarında asılı kaldığı çınar ağacı ile, Bayezit meydanındaki ve idam sehpası görevini yapan bir dut ağacı idi.

            Özdamarlar “Develi’nin Çınarları” adlı denemesinde çınar ağaçlarının özellik ve güzelliklerini kendine has üslubu ile anlatarak esintiler sunuyor. Develi’de iki tanesi Elbiz havuzu bahçesinde, iki tanesi de Aşağı Everek’te Fatih Camii=Eski Kilise bahçesinde olmak üzere altı adet çınardan bahsediyor.

            Sevgili Özdamarlar Develi coğrafyasının heybetli ve verimli ağacı cevizden de söz eder. Amerikalı araştırmacının; Develi’nin ciddi gelirinden biri ve en çoğunun ceviz öşüründen elde edildiğini söylediğini belirtir.

            Develi hakkında daha geniş bilgi için yazarın Heyemola Yayınlarından çıkan “Aşağı Everek’ten Hatıralar” adlı kitabına bakabilirler. 

            Bir çırpıda zevkle okuduğum ve karınca kararınca tanıtmaya çalıştığım “Kayseri’de Edebi Ve Sosyal Denemeler” adlı kitabı hazırlayan Dostum, kardeşim Kadir Özdamarları kutluyor, kendisine hayırlı ömürler ve mutluluklar diliyorum…